cebimizde taşlarla..
üniversitenin ilk senesi (1940’lar) solcu olduğunu iddia eden bir grupla tanışmıştım. insanların birçoğu sağ elini kullanıyordu. o yüzden solaklığın ayrı bir havası var bilirsiniz. ben de bu sebeple onlarla sıkı fıkı oldum. durmadan cepten arıyorlardı. o zamanlar avea yoktu (1950’ler) ve benim hattım aria’ydı. aria’nın ise karşı yönden 5 dk aranınca 5 dk kazanın kampanyası vardı. bunlar beni o kadar çok arıyordu ki kontör almama gerek kalmıyordu. onların hattı türksel’di. çünkü bunlar solcu grup, hatları da elbette türk malı türksel olacak. kapitalizme olan karşı duruşlarını türksel kullanarak dosta düşmana duyurmaktaydılar. filiz diye sarışın bir kız vardı. sanırım çömezleri kandırma kurulu başkanıydı kendisi. yem olarak kendini kullanıyordu. beni sıklıkla arayan da filizdi. ama artık o kadar sıkmaya başlamıştı ki açmıyordum telefonları. neyseki bunların konuşlandığı fakülte başka bizimkisi başkaydı da okulda çok sık karşılaşmıyorduk. bazen sırf ben ve birkaç arkadaşım için uğruyorlardı ama. sonra bir 10 kasım’da ankara yürüyüşü düzenledi bunlar. orçunla biz katıldık sırf macera olsun diye. o zamanlar marlboro yoktu (1960’lar) ben de l&m içiyordum. kızın teki 2001 içiyordu. artık sen de yerli bir marka içersin diye dokundurdu bana çok rahatsız oldum. ayakkabılarımı saklıyordum bunlardan markası gözükmesin diye. tam bir nazi kampı. anıtkabire bağıra çağıra yürüdük. akp’nin iktidarının ilk yılları aynı zamanda (1970’ler). ama sanırım başbakan daha abdullah gül. meğer bu yürüyüş sadece bizim derneğin değil, 70 küsür üniversitenin atatürkçü derneklerinin ortak katılımıyla gerçekleştirilen devasa bir mitingmiş. ertesi gün gazetelerde hep manşetti. bir de sebebini şu an hatırlamadığım (30 yıl geçmiş tabi) bir şekilde kendi üniversitemizin değil boğaziçi’nin himayesinde slogan attık biz. 2 ana slogan vardı: ordu göreve! ile ordu millet elele idi. sonra aydın bir cumhuriyet kadını bana yolda ordu göreve ne demek yahu darbe mi istiyorsunuz diye sormuştu. benim olaylardan çok haberim yokama elimde pankart bağırıyorum. biran ne diyeceğimi bilemedim ve “ama milletle elele..” dedim ve hızla uzaklaştım ordan. vakit gazetesiydi sanırım, bu gençleri asmalı diye bir manşet atmıştı, altında bizim fotoğrafımız. benim yüzüm belli değil ama orçun sanki bu mitingi düzenleyen ulu önder kıvamında bir portre çizmişti resmen. yaklaşık birkaç hafta ulan şimdi bizi asıyorlarmış diye ince bir korku hissetmiştik hep içimizde. gerçi benim yüzüm görünmüyo olm ispatlayamazlar diye ben daha rahat gibiydim. ha bir de bahsetmeyi unuttum bizim otobüste deprem zamanları tvye çıkan bodyci ve uzun beyaz saçlı bir bilimadamı var o da yer alıyordu. saçları o kadar dökülüyordu ki kırçıllı olduğunu sandığımız montunun aslında siyah olduğunu neden sonra öğrendik. ben bu olaydan sonra türksel kullanan, sarışın, yerli malı kullanmayanı korkutan, solcu ama darbeci, atatürkçü olduğunu iddia eden grubun telefonlarını bir daha açmadım. filizle birkaç kez okulda karşılaştık. yolumu değiştirdim hep. onu en son 1984’ün kışı gördüm.
Suhuvi Tekdüze
ben 2004 yılında neden böyle bir kritik uydurmuşum ki seri no 0000000002
HAFTANIN SANATÇISI
Heykeltraş, Suhuvi Tekdüze
Geçen hafta adından sıkça söz ettiren Suhuvi Tekdüze, 1969 senesinin Mart’ında gözlerini dünyaya açtı. Arada bir yumsa da genel olarak hala açık tutuyor yorumunu yapmak hiç de yanlış olmaz sevgili heykel, belki de şiir, hatta resim; kısacası sanatseverler. 1,5 yaşında oyun hamurlarına karşı olan özel ilgisini fark eden ailesi tarafından hiç vakit kaybedilmeksizin heykel kursuna yazdırıldı. Eğer piyano çalıyor olsaydı şüphesiz ilk eserini 3 yaşında besteleyecekti. Ancak heykel sanatına gönül verdiğinden ötürü 5 yaşına kadar beklemek zorunda kaldı.
Suhuvi Tekdüze’nin babası Türk, annesi ise Fransız’dı. Ev içerisinde daha çok Fransızca konuşulması tercih edildiği için bozuk bir Türkçe’ye sahip olması, anaokulundaki bazı arkadaşlarının herdaim onunla dalga geçmelerine sebebiyet veriyordu. Belki biraz da bu baskıların etkisiyle, takvimler 1974’ün Nisan’ını gösterdiğinde, ilk kişisel çalışması olan “Kırık Sigara” ile artık bundan sonra süregidecek olan serüvenine atılmış oldu.
“Kırık Sigara”da daha çok, dünya çocuklarının maruz kaldığı problemlere parmak atan Suhuvi Tekdüze, çalışmalarına hiç ara vermedi. 1975-1979 yılları arasında peşisıra 17 sergi açan sanatçının, otoritelerce kabul edilmesi 17 Şubat 1981 tarihine dayanıyor. Heykel sanatıyla içiçe olanlar hatırlayacaktır, bu tarih aynı zamanda Türk heykelciliğinde bir dönüm noktası kabul edilir. Suhuvi Tekdüze’nin 12 yaşında gerçekleştirmiş olduğu bu üstün başarı, sonradan yurtdışına açılmasında başrolü oynayacaktı, doğrusu.
Sözkonusu çalışmanın adı “Kargaburun” idi. O yıllarda yeni yeni açılmaya başlayan derneklerden biri olan “Karga Burunlular Derneği” (Kabuder) tarafından “Yılın Sanatçısı” ödülünü almasıyla başlayan ödüller silsilesi, 1986’nın sonlarına dek sürdü. Suhuvi Tekdüze “Kargaburun”u yaptıktan bir yıl kadar sonra İtalya’daki Rönesans Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykelcilik Bölüm’ünde okumaya hak kazanmıştı. Bu burs öte yandan, zamanın parasıyla 567.000 TL’lik Türkiye reklamı anlamını taşıyordu.
1982-1986 yılları arasında Türkiye’yi Avrupa’da başarıyla temsil eden Suhuvi Tekdüze, annesinin vefatıyla neye uğradığını şaşırdı. Hala “Kargaburun” isimli çalışmasının yankıları memleket sınırlarında tamama ermemişken, böylesine kara bir haberle karşılaşması bir anda sanatçının hayatını yeniden sorgulamasına olanak tanıdı. Derhal İtalya’daki eğitimini yarıda bırakarak Türkiye’ye döndü.
Ne var ki, cenazesine bile yetişemediği annesinin ölümü bir kişinin daha hayatını değiştirmişti; babasının. Döndüğünde babasını bulamayan Tekdüze, gazetelere kayıp ilanı verdi. 2 gün geçmeden hayranı olduğunu söyleyen bir kadının telefonunu aldı. Kadın babasının yerini bildiğini ve yardım etmek istediğini söylüyordu. Ama tek bir şartla: İtalya’daki eğitimine tekrar geri dönecekti!
Bu şartı kabul eden Suhuvi Bey, hemen kadınla buluştu. 12 yıl evvel yaşadığı dönüm noktalarından birini daha yaşayacağını kendi de bilmiyordu. Kadın; yirmilerinin ortasında, uzun boylu, dolgun göğüslü ve ela gözlüydü. Burnunun üzerindeki kocaman bene vuruldu önce Suhuvi. Sonra da sırasıyla, yuvarlak kalçalarına, uzun bacaklarına ve kumral saçlarına. 17 yaşında olmanın verdiği ilk tepkiyle atladı kadının üzerine. Buluştukları ormanın en ücra köşesinde tecavüz etti ardından. Babasını ve halen kırkı dolmayan annesini unutmuşa benziyordu. Kesinlikle!
Kadın, Malatyalı bir aşiretin kızıydı. Durumu kabullenemedi. Eğer kendisi ile evlenmez ise bu durumdan 49 ağabeyini haberdar edeceği tehdidinde bulundu. Tekdüze evlenmeyi bir şartla kabul etmişti: İtalya’daki eğitimine geri dönmeyecekti ulan! Kadın mecbur kaderine razı oldu, böylesine yetenekli bir sanatçının Türkiye’de yazık olacağını bilmenin hüznü ve gözyaşlarıyla.
Aynı gün içinde evlenip babasını bulan Suhuvi Tekdüze, annesinin kırkında şaşalı bir mevlüt partisi düzenledikten sonra, kenarda bulunan az çok birikmiş parasıyla kendine bir berber dükkanı açtı. Bu sanat çevresinde geniş yankı buldu. Hakkında çıkan bir çok dedikoduyu Suhuvi Bey yanıtsız bırakmayı tercih etti. Karısıyla mutlu bir hayat sürmek huzur veriyordu ona.
Tamı tamına 18 yıl aranın ardından, sanki içinde birikmiş olan enerjiyi İstanbul’da gerçekleşecek olası bir depremin boşaltabileceği bir şiddette boşaltırcasına açtı “Berberlik Müessesesi” isimli sergisini. İçe kapanık geçen onca senenin eleştirisini yapıyordu sanatçı bu çalışmasıyla. Suhuvi Tekdüze adını unutmaya yüz tutmuş olan bazı sanatseverler, geçmişin bu gizemini yeniden yakalamak istercesine yoğun bir ilgi gösterdiler kendisine.
Bizim de bu cevherin yeniden aramıza katılıyor olmasının şerefine, Tekdüze’yi haftanın heykeltraşı olarak seçmemiz, tesadüften öte bir şey değil, hemen belirtelim. Yoksa elin kafayı sıyırmış sanatçı bozmasıyla gerçekten de hiç işimiz olmaz. Bu bizim iş prensibimizdir. “Böyle prensip olur mu kardeşim?” gibi sorularla bizi meşgul ederseniz şayet, “Olur diyorsak olur!” şeklindeki cevaplarla sizi meşgul ederiz, ona göre.
İyi sanatlar..
inadına çekoslovakya
ben 2004 yılında neden böyle bir şiir yazmışım ki seri no 0000000001
neyseki ilk haftadan vazgeçmişim.
HAFTANIN ŞİİRİ
İnadına Çekoslavakya
Neler vermez idim uğruna?*
Ayrıldıklarına alışamadım hala.
Hem de kolalı jelibonumu
Paylaşır gibi
Paylaşmayı istediğim çok
Yapayalnız hayatlarımıza
Ayrıldıklarına alışamadım hala.
Son sigaramı balkondan
Düşürür gibi
Düşürmeye çalıştığım denk
Yürüdüğümüz o yollara
Ayrıldıklarına alışamadım hala.
Bir bütün sandığım ülkenin
Kırılır gibi
Parçalandığını artık bak
Çek ve Slovakya diyarlarına
Ayrıldıklarına alışamadım hala.
Çekoslavakyalı sandığım
Kaya gibi
Semsert hatunun pek
Çek Cumhuriyetli soydaşlarına
*Misketlerimi vermez idim mesela.
15.kasım.2004
Eğer zamanı geri almak gibi bir yetkim olsaydı; akşamın en güzel renginde evde kalmış olmanın verdiği rahatsızlık ve dönemin ergenlik hezeyanlarım doğrultusunda bir hışımla perdeyi kapamaya yeltenmemle, pencerenin önündeki tekli koltukta oturan babaannemin onu öpmeye eğiliyorum sanarak kollarını açtığı ve benim ona yüz çevirdiğim anları yok ederdim önce.
buraya neden yazmıyorum, çünkü http://tekmetokat.org ‘a yazıyorum. ama hiç pas vermiyor o başka. çok kişisel oynuyor.
serge gainsbourg dan olma jane birkin den doğma şarkıcı oyuncu charlotte u incelemeye kalkarsak, üniversitemin ilk yıllarında çirkinliğiyle meşhur berçem ve açık sözlülüğüyle meşhur volkan isimli 2 adet arkadaşıma kadar uzanırız. bir gün volkan berçem ben çıtır kızlar ve birkaç iyi adam daha toplaşmış soppet ediyorduk. berçem annesinin ne kadar da güzel bir kadın olduğundan bahsedip durdu bu soppet esnasında. açık sözlülüğü ve esprili diliyle milyonların beğenisini ama social network filminin sloganındaki birkaç düşman edinmeden milyonları “ekleyemezsiniz”de olduğu gibi bu nedenden ötürü birçoklarının da düşmanlığını kazanan volkan isimli arkadaşım o halde babasının goril ya da maymun olması gerektiğini tüm bilimsel çıplaklığıyla birlikte aniden öne sürüverdi. çıkan çatışma sonrası çıtır kızlar ve birkaç iyi adam türk pop piyasasından silinirken bizim de arkadaşlığımız büyük ölçüde dağılmış oldu. gelelim charlotte a. jane birkin ve serge gainsbourg aşkı hakkında birkaç şaka türettim dilerseniz konuya giriş baaabında yapayım onları. birincisi: jane birkin gibi kadınların yanında serge gainsbourg gibi adamlar. çok muazzam ince bir espri olduğu için anlamamış olabilirsiniz benimsuçum değil. ikincisi: bunu twitter da da yaptım o yüzden burada tekrarlamayacağım. birkaç tane daha doğaüstü nitelikte esprim vardı ama yeminlen şu satıra gelene kadar uçtu gitti aklımdan. kısacası jane,adı üzerinde, çok güzel bir kadınmış vaktiyle. şu an çok çirkin bu arada. bu da benim güzel çocuklar büyüyünce çirkinleşir teorimde yepyeni bir soluk getirdi. charlotte ise annesinin gençliğinden ziyade yaşlılığını rol model almış kendine. babası volkan a göre maymun. serge ye bakalım hemen. google images ten serge ye bakmak çok zor. zaten ben jane fotoğrafı aratırken bile serge gainsbourg diye aratıyorum. yapay teknoloji bile durumun farkında anlayacağınız. charlotte ise dünyanın en şanssız kadını olduğunu düşünüp babasına kin ve öfke duyuyor mudur bilinmez. kanal d özel haberden şimdilik bu kadar. jane birkin i ise, zaman makinesiicat edilip 70’lere dönüp onu bizzat canlı görebilip dokunmadıkça birçizgifilm karakteri olarak görmeye devam edeceğim. olm olur mu öyle bir şey ya, bak fotoğraflara, gerçek olabilir mi hiç.
benim nüfus ölçü birimim stadyumdur. mesela şehirlerarası yolda gidiyorsun bi beldeye girdin nüfus 20 bin diyor ha iyi diyorum inönü ye sığdı bunlar. öteki beldeye girdin nüfus 38 bin mesela ha yok diyorum bunları saraçoğlu na aldıralım anca sığar yer yer de boşluklar göze çarpar. sonra diyorum ki ulan bi de nou camp a koyduğunu düşünsene yazııııık kale arkasını anca doldurur. bunları derken de sineztezik olma avantajımı da sergileyerek aklımda geometrik olarak böyle siyah arkaplan üzerinde yeşil geometrik şekiller düşün o şekilde belde haritasına yayılmış apartmanları ve xray gözlerimle içerisinde nokta halinde düşündüğüm bireyleri bir mıknatısın çektiği gibi toplu ve düzenli bir şekilde önceden belirlediğim noktaya doğru çekip bir nevi sıkıştırma işlemi gerçekleştiriyorum aklımda. ama olay şu ki tam şu sularda uykusuzluğun verdiği ağır depresyon (örtülü) ve zaman algısındaki paradigma değişkenlerinin sebep olduğu halk arasında inception olarak bilinen bir hastalık ile yaşam mücadelesi veriyorum. mesela aklımdan geçen ilk şey 7 ile 4 arasında nasıl olur da sadece 2 adet sayı bulunabiliyor olması (5 ve 6 şeklinde). sanki 3 tane olması lazım bence burda. ya kendimi saymayı unutuyorum ya da boşluklardan yola çıkmalıydım o çok önemli değil. depresyon demiştim o daha önemli. o da şöyle ki mesela bugün de hava güneşli burda ama sanki üzerine başka bi layer konmuş opacity si de %20 falan verilmiş öyle bi koyuluk var sanki etrafta. ve buna benzer olarak herkeşin ses tonunda bana karşı alınmış tavır ve içten pazarlık ve arkamda kuyu kazma daha da kötüsü beni hiç ciddiye almama seziyorum çok üzüldüm.